28. Kasas Suresi

(Mekke’de nazil olmuştur ve 88 ayettir. «Ka­sas», olaylar, hikâyeler demektir. İsmini 25. aye­tinden almıştır. Surenin başlıca konularını, Hz. Musa’nın çocukluğundan itibaren hayatı, müca­deleleri; tevhit ehlinin zaferi ve dünya servetine güvenilmemesi teşkil etmektedir.)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

1- Ta, Sin, Mim.

2- Bunlar, apaçık olan kitabın ayetle­ridir.

3- Mü’min olan bir kavim için, Musa ve Firavun’un haberinden (bir bölümünü) hak olarak sana okuyacağız.

4- Şüphesiz Firavun yeryüzünde (Mı­sır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; on­lardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kız çocuk­larını diri bırakıyordu. Gerçekten o boz­gunculardandı.

5- Biz ise, yeryüzünde güçten düşü­rülenlere minnette bulunmak, onları ön­derler yapmak ve mirasçılar kılmak isti­yorduk.

(Münezzeh olan Allah Kur’an-ı Kerim’de ba­zen gökyüzü, yeryüzü, güneş ve ay gibi bir takım zahiri maddi nimetleri hatırlatmaktadır ve bazen de batini ve manevi nimetlerini dile getirmektedir. Manevi nimetlerin bir takım derece ve mertebele­ri vardır ki o nimetlerin en üstünü risalet ve ima­met nimetidir. Bu açıdan Kur’an-ı Kerim her iki nimeti de «minnet» (taşınması, hazmedilmesi da­yanılmaz ve ağır olan nimet, dille minnet değil) olarak anmaktadır. Melekler, sahip oldukları bü­tün kutsallık ve şerafetle birlikte sadece feyiz aracıdırlar ve direkt olarak insanlık toplumunu hida­yete eriştirme konumunda değillerdir. Bu açıdan münezzeh olan Allah, Kur’an-ı Kerim’de, kap­samlısı velayet olan imamet ve nübüvvete dayan­makta ve onu minnet vesilesi kılmaktadır. Oysa gökler, yer, cennet ve kıyametin yaratılışı hususun­da ise «minnet» kelimesini kullanmamaktadır. Zi­ra gökler ve yeryüzü her ne kadar büyük de olsa, Allah’ın dayanılmaz ve ağır nimetleri olan risalet ve imamet karşısında çok küçük kalmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sadece Gadir-i Hum ve Mü­minlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) velayeti hakkında, «nimeti tamamlamak» özgün tabiri kullanılmıştır. «Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimeti­mi tamamladım» Burada «sizlere nimet verdim» ifadesi kullanılmamıştır. Aksine Allah burada, «Sizlere olan nimetimi tamamladım» diye buyur­maktadır. Yani, nasıl ki Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risalet ve nübüvveti, risalet ve nübüvvetle­rin en kâmilidir ve ondan sonra hiç kimseye nü­büvvet makamı verilmeyecektir, aynı şekilde Hz. Ali’nin ve evlatlarının imamet ve velayeti de, vela­yet ve imametlerin en kâmilidir ve dolayısıyla on­lardan sonra hiç kimseye imamet makamı verilme­yecektir. Kur’an-ı Kerim’e göre büyük velayet bayramı olan Gadir-i Hum günü, ilahi manevi ni­metler en üstün sınırına ve en yüce derecesine ulaşmış bulunmaktadır. Ali’nin ve Ali’nin evlatla­rının (a.s) velayetinden daha üstün bir nimet ol­madığı için de Gadir bayramı, İslam ümmetinin en üstün bayramlarından biridir. Ehl-iBeyt imam­larının teşrii ve tekvini velayetine inanmak ve on­ların aracı, şefaat ve vesile olduğuna iman etmek, İslam ümmetine nasip olmuş olan en önemli bere­ketlerden biridir.)

6- Ve onları yeryüzünde iktidar sa­hipleri olarak yerleşik kılmak; Fira­vun’a, Hâmân’a ve askerlerine, onlar­dan (İsrail oğullarından yana) sakınmakta oldukları şeyi (devrimi) göstermek (istiyor­duk).

7- Musa’nın annesine, «Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, bu durumda onu suya bırak, korkma ve hüzne kapılma; çünkü onu biz sana tek­rar geri vereceğiz ve onu peygamberler­den kılacağız» diye vahyettik.

8- Nihayet Firavun’un ailesi, onu kendileri için (ileride bilmeksizin) bir düş­man ve üzüntü konusu olsun diye sahip­siz görüp aldılar. Gerçekte Firavun da Hâmân da ve askerleri de bir yanılgı içindeydi.

9- Firavun’un karısı dedi ki: «Benim için de senin için de bir göz aydınlığı­dır! Onu öldürmeyin; umulur ki bize ya­rarı dokunur veya onu evlat ediniriz.» Oysa onlar (başlarına geleceklerin) farkında değillerdi.

10- Musa’nın annesinin kalbi, (kendisine yapılan vahiy nedeniyle her türlü hüzün ve kederden) arınmış olarak sabahladı. Eğer mü’min­lerden olması için kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu (Musa’nın durumunu) açığa vuracaktı.

11- Ve onun kız kardeşine, «Onu izle.» dedi. Böylece o da kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.

12- Biz daha önce ona, sütanalarını haram etmiştik. (Kız kardeşi,) «Ben, sizin adınıza onun bakı­mını üstlenecek ve iyiliğini isteyenlerden olacak bir aileyi size bildireyim mi?» dedi.

(Musa (a.s) kraliçenin onu emzirmek için çağırdığı hiç sütannesinin memesini ağzına almıyordu.)

13- Böylelikle gözünün aydın olması, hüzne kapılmaması ve gerçekten Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.

14- O, kemaline erişip oturaklı hale gelince de biz ona bir hüküm ve ilim verdik. Biz ihsan sahip­lerini işte böyle ödüllendiririz.

(Erginlik çağına girmek, bedensel güçlerin son noktaya varmasıdır. Olgunlaşmak ise, organik ve akli gelişmenin ta­mamlanmasıdır. Bu da genellikle otuz yaş civarında gerçekle­şir. Hükümden maksat ise hak ve batılı teşhis etme yetisidir.)

15- (Musa,) Halkının haberi olmadığı bir za­manda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düş­manlarından. Derken taraftarlarından olan, düş­manlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bu­nun üzerine ona bir yumruk attı ve (elinde olmaksızın) işini bitiriverdi. «Bu (ölüm sebebi kavganız) şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır» dedi.

16- Dedi ki: «Rabbim! Şüphesiz ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla.» Böylece (Allah) onu bağışladı. Hiç şüphe yok O, bağışlayandır, esirgeyen­dir.

17- Dedi ki: «Rabbim! Bana verdiğin nimetler (hüküm ve ilim) uğruna, artık suç­lu günahkârlara destekçi olmayacağım.»

18- Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: «Sen gerçekten apaçık bir azgınsın.»

19- Sonunda ikisinin de düşmanı ola­nı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: «Ey Musa! Dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba ol­mak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.»

20- Şehrin öte başından bir adam ko­şarak gelip dedi ki: «Ey Musa! Önde gelenler, seni öldürmek konusunda arala­rında görüşmektedirler. Artık sen çık git; gerçekten ben senin iyiliğini dile­yenlerdenim.»

21- Böylece oradan korku içinde (çev­reyi) gözetleyerek çıkıp gitti: «Rabbim! Zalimler topluluğundan beni kurtar» de­di.

22- Medyen’e doğru yöneldiğinde de, «Umarım Rabbim, beni doğru bir yola hidayet eder» dedi.

23- Medyen suyuna vardığı zaman, ondan su almakta olan bir insan toplulu­ğu buldu. Onların gerisinde de (sürüsünü, başında erkeklerin bulunduğu suya gitmekten) alıkoyan iki kadın buldu. Dedi ki: «Bu durumunuz ne?» Dediler ki: «Çobanlar (sürüsünü) geri çekmedikçe, biz sürüleri­mizi sulayamayız; babamız da büyük bir ihtiyardır.»

24- Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek de­di ki: «Rabbim! Doğrusu bana indirdi­ğin her hayra muhtacım.»

25- Çok geçmeden, o ikisinden biri, utangaç bir tavırla yürüyerek ona geldi. «Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık olarak sana mükâfat vermek üzere seni davet etmektedir» dedi. Bu­nun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o, «Korkma» dedi. «Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun.»

26- Onlardan biri dedi ki: «Ey babacığım! Onu ücretli olarak tutuver. Şüphesiz o ücretle tuttukla­rının en hayırlısıdır. (Çünkü o) Kuvvetli ve güveni­lir biridir.»

27- (Babaları) Dedi ki: «Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Şayet on yıla tamamlayacak olursan, artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni de inşal­lah salih olanlardan bulacaksın.»

28- (Musa) Dedi ki: «Bu seninle benim aramda­dır. Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık söz konusu olamaz. Allah da söylemekte olduklarımıza vekildir.»

29- Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp aile­siyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine, «Siz durun, gerçekten ben bir ateş gördüm. Umarım ondan size ya bir haber, ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm» de­di.

30- Derken oraya geldiğinde, o bereketli yer­deki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan, «Ey Musa! Âlemlerin Rabbi olan Allah benim!» diye seslenildi.

31- «Asanı bırak.» Ardından onun bir yılan gi­bi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bak­maksızın kaçmaya başladı. «Ey Musa! Dön ve korkuya kapılma. Gerçekten sen güvende olanlar­dansın.»

32- «Elini koynuna sok, hastalıksız olarak bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kol­larını kendine çekip toparlan, korkma artık! İşte bunlar, senin Rabbinden, Firavun ve önde gelen adamlarına iki ke­sin kanıttır. Gerçekten onlar, fasık olan bir topluluktur.»

33- Dedi ki: «Rabbim! Gerçekten ben onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.»

34- «Ve kardeşim Harun dil bakımın­dan benden daha düzgün konuşmakta­dır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder de beni doğrulasın. Çün­kü onların beni yalanlamalarından kor­kuyorum.»

35- (Allah) Dedi ki: «Pazını kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz ve ikinize bir güç vereceğiz de böylece ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz de size uyanlar da galip olanlarsınız.»

36- Mûsa, onlara apaçık olan ayetle­rimizle geldiği zaman, «Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden başkası değildir. Biz geçmiş babalarımızdan da bunu işit­medik» dediler.

37- Mûsa dedi ki: «Rabbim, kimin kendisinden bir hidayetle geldiğini ve dünyanın sonunun kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrusu zalimler kurtuluşa erişemezler.»

38- Firavun dedi ki: «Ey önde gelen­ler! Sizin için benden başka bir ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Tuğla ocağını körükle (balçığı pişir) de bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Mu­sa’nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan sanıyorum.»

39- O ve askerleri yeryüzünde haksız yere bü­yüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

40- Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutuverip suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.

41- Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık, kıyamet günü yardım görmezler.

42- Bu dünya hayatında biz onların arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise onlar, çirkinleştirilmiş olanlardandır.

43- Şüphesiz ilk kuşakları yıkıma uğrattıktan sonra, belki hatırlayıp kendilerine gelirler diye Musa’ya, insanlar için basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere kitap verdik.

44- Musa’ya o işi (ilahi vahyi verip) gerçekleştir­diğimiz zaman, sen (Tur’un) batı yanında değildin ve sen (buna) şahit olanlardan da değildin.

45- Ancak biz nice nesiller var ettik de onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen Medyen hal­kı içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuya­rak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri sana) gön­deren biziz.

46- (Musa’ya) Seslendiğimiz zaman da sen Tur’ un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavimi, belki hatırlayıp kendilerine gelirler diye uyarıp korkutman için (gönderildin).

47- Kendi ellerinin öne sürdükleri dolayısıyla onlara bir musibet isabet ettiğinde, Rabbimiz! Bize de bir peygamber gönderseydin de böylece biz de senin ayetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık» diyecek ol­masalardı (seni göndermezdik).

48- Fakat onlara kendi katımızdan hak geldiği zaman, «Musa’ya verilenlerin bir benzeri de buna verilmeli değilmiydi?» dediler. Onlar, daha önce Musa’ya verilenleri inkâr etmemişler miy­di? «İki büyü birbirine arka çıktı» demişler ve (şunu) söylemişlerdi: Gerçek­ten biz hepsini inkârcılarız.»

49- De ki: «Eğer doğruysanız, bu du­rumda Allah katından bu ikisinden (Mu­sa’ya indirilen Tevrat ve bana indirilen Kur’an’dan) daha doğru olan bir kitap ge­tirin de ben de ona uymuş olayım.»

50- Buna rağmen sana icabet etme­yecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, ger­çekten kendi hevalarına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz olmaksızın, kendi hevasına uyandan daha sapık kimdir? Hiç şüphe yok Allah, zulmet­mekte olan bir kavime hidayet vermez.

51- Şüphesiz, biz hatırlayıp kendile­rine gelsinler diye sözü birbiri ardınca dizip indirdik.

52- Bundan (Kur’an’dan) önce, kendi­lerine kitap verdiklerimiz buna (Kur’an’a) inanmaktadırlar.

53- Onlara okunmakta olduğu za­man, «Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de Müslümanlar idik» derler.

54- İşte onlara sabretmeleri dolayı­sıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar kö­tülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.

55- Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve «Bizim yapıp ettikleri­miz bizim, sizin yapıp ettikleriniz sizin­dir. Size selam (esenlik) olsun, biz cahil­leri istemeyiz» derler.

56- Şüphesiz sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.

57- Dediler ki: «Eğer seninle birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden çe­kilip kopartılırız.» Oysa biz onları, ken­di katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir Harem’de (Mekke-i Mükerreme’de) yerle­şik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bil­miyorlar.

(Kureyş’in ilâhî mesaja karşı çıkmasının en büyük nedeni yalnızca atalar dinine körü körüne bağlılık değildi. Onlar bu ilahi mesajı kendi çıkar­ları için de tehlikeli görmekteydiler. Zanlarınca putperestlik ve çoktanrıcılığın yanlış, tevhidin ise doğru olduğu aklî delillerle ispatlansa bile, tevhi­di kabul etmek onlar için yıkım olacaktı. Zira böy­le yaptıkları anda güya bütün Arabistan kendileri­ne karşı ayaklanacaktı. Sonra Kâbe muhafızlığın­dan çıkarılacaklar, çok tanrıcı kabilelerle yaptık­ları bütün dostluk anlaşmaları, kurdukları tüm dostane ilişkiler bozulacak ve böylece ticaret kervanlarını an­laşmalı kabile topraklarından emniyetle geçirmenin yegâne garantisi ortadan kalkmış olacaktı. Dolayısıyla bu yeni inanç yalnızca dinî nüfuzlarının değil, aynı zamanda ekonomik re­fahlarının da sonu demek olacaktı. Hatta kısır değerlendirme­lerine göre diğer Araplarca Mekke’den bile sürülebilirlerdi.)

58- Biz, yaşama biçimleriyle refah içinde şımarıp azmış nice şehri yıkıma uğrattık. İşte mes­kenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendile­rinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.

59- Senin Rabbin, ana yerleşim merkezlerine onlara ayetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir ve biz, halkı zulmetmekte olan şehirlerden başkası da yıkıma uğratıcı değiliz.

60- Size verilen şeyler, yalnızca dünya hayatı­nın metası ve süsüdür. Allah katında olan ise da­ha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanma­yacak mısınız?

61- Şimdi kendisine güzel bir vaatte bulundu­ğumuz, dolayısıyla da ona kavuşacak olan kişi; (sadece) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulanlardan olan kişi gibi mi­dir?

62- O gün (Allah) onlara seslenip, «Benim or­taklarım olarak öne sürdükleriniz nerede?» der.

63- Üzerlerine söz (azap) hak olanlar derler ki: Rabbimiz, işte bizim azdırıp saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız. Onlar bize tapıyor da değillerdi.

64- Denir ki: «Ortaklarınızı çağırın.» Böylelikle onları çağırırlar, ama kendi­lerine cevap vermezler ve azabı görür­ler. Hidayet bulmuş olsalardı ne olurdu!

65- O gün (Allah) onlara seslenerek, «Peygamberlere ne cevap verdiniz?» der.

66- Artık o gün haberler onlar için körelmiştir (söyleyecek sözleri kalmamıştır), onlar birbirlerine de soramazlar.

67- Ancak kim tövbe edip iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık kur­tuluşa erenlerden olması umulur.

68- Rabbin, dilediğini yaratır ve se­çer; seçim onlara ait değildir. Allah, on­ların ortak koşmakta olduklarından mü­nezzehtir, yücedir.

(Hiç kuşkusuz bu, insanların çoğu zaman unuttuğu, en azından birçok yönünü unuttuğu önemli bir gerçektir. Yüce Allah dilediğini yaratır, bu konuda hiç kimse ona bir öneride bulunamaz. O’nun yaratmasına bir ekleme ya da azaltmada bulunamaz. O’nun yaratmasını değiştiremez, bo­zamaz. Yarattıklarından dilediği için istediği göre­vi, işi, yükümlülüğü ve yeri belirleyen O’dur. Hiç kimse O’na herhangi bir kişiyi, bir olayı, bir sözü veya bir eylemi seçmesini öneremez. Dolayısıyla kimi peygamber, kimi de halifesi ve vasisi olarak seçeceği sadece Allah’a aittir. Ümmetin bunu ta­yin etme yetkisi bulunmamaktadır)

69- Rabbin onların göğüslerinin sak­lamakta olduklarını da açığa vurmakta olduklarını da bilir.

70- O, Allah’tır, kendisinden başka ilah yoktur. Başta da sonda da (dünyada da âhirette de) bütün güzel övgüler O’nadır. Hüküm O’nundur. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.

71- De ki: «Söyleyin bakayım; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üze­rinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Al­lah’ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?

72- De ki: «Söyleyin bakayım, Allah, kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size içinde dinleneceği­niz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?

73- Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gün­düzü var etmiştir. Bunlar, O’nun rahme­tinden ötürüdür. Belki artık şükredersi­niz.

74- O gün (Allah) onlara seslenip, «Benim ortaklarım olarak öne sürdükleriniz nerede» der.

75- Her ümmetten bir şahit çıkarır ve «Kesin delilinizi ortaya koyun» deriz. O zaman, gerçeğin Allah’a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerin­den uzaklaşıp kaybolduklarını anlarlar.

76- Şüphesiz Kârun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona anahtarla­rını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Hani halkı ona, «Şımararak sevinme, gerçekten Allah, şımararak sevinenleri sevmez» demişti

77- «Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bu­lun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Gerçekten Allah, bozgunculuk yapanları sevmez.»

78- Dedi ki: «Bu, bende olan bir bilgi dolayı­sıyla bana verilmiştir.» Gerçekten Allah’ın, kendi­sinden önceki kuşaklardan kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımın­dan daha çok olan kimseleri bile yıkıma uğrattığı­nı bilmez mi? (Azap geldiği gün) Suçlu günahkârlar­dan kendi günahları sorulmaz.

79- Böylelikle kendi ihtişamlı süsü içinde kav­minin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar, «Ah keşke Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı! Gerçekten o, büyük bir pay sa­hibidir» dediler.

80- Kendilerine ilim verilenler ise, «Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; bu­na da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz» dediler.

81- Sonunda onu da konağını da ye­rin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı ve o, kendi kendine yardım ede­bileceklerden de değildi.

82- Dün onun yerinde olmayı dile­yenler, sabahladıklarında, «Vay, demek Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip yaymakta ve kısıp daraltmak­tadır. Eğer Allah bize lütfetmiş olma­saydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, de­mek gerçekten küfre sapanlar felah bu­lamaz» demeye başladılar.

83- Ahiret yurdunu, yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk yapmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç da takva sahiplerinindir.

84- Kim bir iyilikle gelirse, artık onun için ondan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülükle gelirse, artık kötü­lükleri yapanlar, yalnızca yapmakta olduklarıyla karşılık görürler.

85- Hiç şüphesiz, sana Kur’an’ı farz kılan, seni dönülecek yere elbette dön­dürecektir. De ki: «Rabbim, hidayetle geleni de açıkça bir sapıklık içinde ola­nı da daha iyi bilmektedir.»

86- Kitabın sana (kalbine vahiy ile) bıra­kılacağını ummazdın; (bu,) senin Rabbinden ancak bir rahmettir. Öyleyse sa­kın kâfirlere arka olma.

87- Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Sen Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma.

88- Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zatından) başka her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.

Bana whatsapptan ulaş mı diyorsun? Numaranı bırak