18. Kehf Suresi

(Mekke’de nazil olmuştur ve 110 ayettir. Sure bu adı, içinde söz konusu edilen ve «mağara arka­daşları» demek olan «Ashâb-ı Kehf »ten almıştır.)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

1- Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiç bir çarpıklık kılmayan Allah’a aittir.

2- Dosdoğru (bir kitap) ki, kendi katın­dan şiddetli bir azapla uyarıp korkutmak ve salih amellerde bulunan mü’minlere, kendilerine güzel bir ecir olduğunu müj­de vermek İçin (onu indirmiştir).

3- Onlar onda ebedi olarak kalıcıdır­lar.

4- (Bu Kur’an) «Allah çocuk edindi.» diyenleri uyarıp korkutmaktadır.

5- Bu konuda ne kendilerinin, ne de baba­larının hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çı­kan söz pek de büyük! Onlar yalandan başka­sını söylemiyorlar.

6- Şimdi onlar bu söze (Kur’an’a) inan­mayacak olurlarsa sen, onların peşinde eseflenerek kendini helak mi edeceksin?

7- Şüphesiz biz, onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim di­ye yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıl­dık.

8- Biz gerçekten (yeryüzü) üzerinde olan­ları kupkuru çorak bir toprak kılıcılarız.

9- Sen, yoksa Kehf ve Rakim ehlini bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?

(Bu soru, kâfirlerin «mağarada uyuyanlar» hakkındaki şüpheli tutumlarını ortaya koymak amacıyla sorulmuştur. «Siz gökleri ve yeri yaratan Allah’ın bir kaç kişiyi bir kaç yüzyıl boyunca uyku halinde bırakmaya ve onları uykudan uyandırır gi­bi diriltmeye gücü yetmez mi sanıyorsunuz? Eğer güneşin, ayın ve dünyanın yaratılışını düşünmüş ol­saydınız, böyle bir şeyin Allah için zor olduğunu düşünmezdiniz bile.»)

10- Hani o gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: «Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.»

11- Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına (bir perde) vurduk.

12- Sonra (içlerindeki) iki gruptan hangi­sinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.

13- Biz sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarmaktayız. Gerçekten onlar, Rablerine iman etmiş gençlerdi ve biz de on­ların hidayetlerini arttırmıştık.

(Ashab-ı Kehf, yedi gençti. İmparator Decius bu gençlerin inançlarını değiştirdiklerini öğrenince onla­ra yeni dinleriyle ilgili sorular sordu. Onlar, İmparato­run İsa’nın dinine tamamen karşı olduğunu bildikleri halde, inandıkları Rabbin yerlerin ve göklerin Rabbi olduğunu ve ondan başka hiç bir ilah tanımadıklarını, aksi takdirde büyük bir günah işlemiş olacaklarını açıkladılar. İmparator buna çok kızdı ve onları öldüre­ceğini söyledi. Fakat daha sonra onların gençliğini göz önünde bulundurarak, dinlerini değiştirmeleri için üç gün süre verdi. Bu üç gün sonunda inançlarından dönmezlerse öldürüleceklerdi. Bu yedi genç fırsattan faydalandılar ve şehirden ayrılarak dağda bir mağara­ya sığınmak üzere yola çıktılar. Yol üzerinde bir köpek peşlerine takıldı. Onu geri çevirmeye çalıştılar, fakat köpeği peşlerinden ayıramadılar. Sonunda gizlenebile­cek bir mağara buldular ve içine gizlendiler. Köpek de mağaranın girişine oturdu. Yorgunluktan derin bir uy­kuya daldılar. Bu olay 250 yıllarında meydana geldi. Yaklaşık 197yıl sonra, imparator II. Theodosius zama­nında, tüm Roma İmparatorluğunun Hıristiyan olduğu halkın da putperestlikten vazgeçtiği bir dönemde uyan­dılar. Uyandıktan sonra gençler birbirlerine ne kadar uyuduklarını sormaya başladılar. Bazıları bir gün, ba­zıları da günün bir bölümü kadar uyuduklarını söyle­diler. Bir sonuca varamayınca tartışmayı bıraktılar ve gerçek sürenin ne olduğunu Allah’a bıraktılar. Daha sonra arkadaşlarından Jean’ı gümüş paralarla yiye­cek almak üzere şehre gönderdiler ve ona tanınmamaya dikkat etmesini tembih ettiler. Fakat Jean şehre in­diğinde tüm dünyanın değişmiş olduğunu görerek şa­şırdı. Jean bir dükkâna girdi ve birkaç ekmek almak is­tedi. Fakat para olarak verdiği gümüşlerin üstünde im­parator Decius’ un resmini gören dükkân sahibi gözle­rine inanamadı ve yabancıya bu parayı nereden buldu­ğunu sordu. Genç adam paranın kendisinin olduğunu söyleyince aralarında bir tartışma başladı. Daha son­ra etraflarına büyük bir kalabalık toplandı ve mesele şehrin yöneticisine kadar ulaştı. Yönetici de şaşırmıştı ve parayı aldığı hazinenin nerede olduğunu soruyordu. Fakat genç, paranın kendisine ait olduğu konusunda ısrar etti. Yö­netici ona inanmadı, çünkü yaşlılardan hiç birinin tanımadığı yüz­yıllar öncesine ait bir paraya gençler sahip olamazdı. Jean, İmparator Decius’un öldüğünü öğrenince buna hem şaşırdı, hem de sevindi. Kalabalığa önceki gün Decius’un zulmünden kurtulmak iç birkaç arkadaşı ile birlikte mağaraya sığındıklarını söyledi. Yönetici çok şaşırmıştı ve arkadaşlarının gizlenmekte oldukları mağarayı görmek isteyerek gencin peşinden gitti. Onların arkasından büyük bir kalabalık da geliyordu. Mağaraya geldiklerinde gençlerin gerçekten de İmparator Decius zamanına ait olduklarını fark ettiler. En sonunda imparator Theodosius’a da haber verildi ve O da mağarayı ziyaret etti. Daha sonra yedi genç mağaraya geri döndüler ve orada son nefeslerini verdiler. Bu apaçık mucizeyi görünce insanların öldükten sonra dirilmeye inançları tekrar güçlendi ve imparator mağaranın etrafına büyük bir anıt inşa edilmesi için emir verdi.)

14- Onların kalplerini (sabır ve kararlılıkla) pekiştirmiştik de (krala karşı) kıyam ettiklerinde demişler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi’dir; ilah olarak biz O’ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, şüphesiz, gerçeğin dışına çıkarız.

15- «Şunlar, bizim kavmimizdir; O’ndan başka ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah’a karşı yalan düzüp uydurandan daha zalim kimdir?»

16- (İçlerinden biri demişti ki:) «Madem siz onlar­dan ve Allah’tan başka taptıklarından kopup ay­rıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizde size bir kolaylık sağlasın.»

17- Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar ise, mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi de saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir veli bulamazsın.

(Anlaşıldığı üzere onların mağarası güneye bakıyordu. Çünkü eğer kuzeye bakmış olsaydı güneşi göremezlerdi ve eğer doğu veya batıya doğru olsaydı, güneş doğarken veya batarken direkt olarak güneş mağaranın içine vururdu. Dolayısıyla güneş mağaraya giriyor, ama onlara direkt vurmuyordu.)

18- Sen onları uyanık sanırdın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardı. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyor­duk. Onların köpekleri de iki kolunu uzatmış yatmaktaydı. Onları görmüş ol­saydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.

19- Böylece, birbirlerine sorsunlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerin­den bir sözcü dedi ki: «Ne kadar kaldı­nız?» Dediler ki: «Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.» Dedi­ler ki: «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranız­la şehre gönderin de hangi yiyecek te­mizse baksın, size ondan bir rızık getir­sin; ancak çok dikkatli davransın ve sa­kın sizi kimseye sezdirmesin.»

20- «Çünkü onlar üzerinize çıkıp ge­lirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız.»

21- Böylece onları (ülke halkına) du­yurduk ki, Allah’ın vaadinin gerçek ol­duğunu ve kıyametin mutlaka geleceği­ni, onda asla şüphe olmadığını bilsinler. (Onlar ölünce halk) Kendi aralarında onla­rın durumunu tartışıyorlardı. Bazıları, «Onların üzerine bir bina yapın. Çünkü Rableri onları daha iyi bilendir» dediler. Fakat onların işine galip gelenler (Padi­şah ve muvahhitler) ise, «Mutlaka onların üstüne bir Mescid edineceğiz» dediler.

22- (İnsanların kimi,) «Üç kişidir, onla­rın dördüncüsü de köpekleridir» diyor­lar. Veya «Beş kişidir, onların altıncısı da köpekleridir» diyorlar. (Bu adeta,) Görülmeyene (gayba) taş atmaktır. Ya da «Yedi kişidir, onların sekizincisi de köpekleridir» diyorlar. De ki: «Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında da kimse bilemez.» Öyleyse onlar hakkında bu bildirilenler dışında tartışmaya girişme ve onlar hak­kında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.

23- Hiç bir şey hakkında, «Ben bunu yarın mutlaka yapacağım» deme.

24- «Sadece Allah dilerse» (yapacağım, de). Unut­tuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: «Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana hidayet eder.»

25- Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar.

26- De ki: «Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’nundur. O, güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O’ nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.»

27- Sana Rabbinin kitabından vahyedileni oku. O’nun sözlerini değiştirici yoktur ve O’nun dışında kesin olarak bir sığınak bulamazsın.

28- Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteye­rek Rablerine dua edenlerle birlikte olmaya sab­ret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikret­mekten gaflete düşürdüğümüz, kendi hevasına uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.

29- Ve de ki: «Hak Rabbinizdendir; artık dile­yen iman etsin, dileyen küfre sapsın. Şüphesiz biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, ateş çadırları ken­dilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, maden eriyiği gibi yüzleri kavurup yakan bir su ile suvarılırlar. O pek de kötü bir içkidir ve pek de kötü bir dayanaktır.

30- Şüphesiz iman edip salih amellerde bulun­anlar (var ya), biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.

31- Altından ırmaklar akan Adn cen­netleri onlarındır. Orda altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlen­miş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup dayanırlar. (Bu) Pek de güzel bir sevap ve pek de güzel bir dayanaktır!

32- Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik.

33- İki bağ da yemişlerini vermişti, ondan (verim bakımından) hiç bir şeyi nok­san bırakmamış ve aralarında da bir ır­mak fışkırtmıştık.

34- (iki adamdan) Birinin başka ürünle­ri de vardı. Böylelikle onunla konuşur­ken arkadaşına dedi ki: «Ben, mal bakı­mından senden daha zenginim, insan sa­yısı bakımından da daha güçlüyüm.»

35- Daha sonra bağına girdi ve ken­disine zulmederek, «Bunun hiç yok ola­cağını sanmam.» dedi.

36- «Kıyametin kopacağını da sanmı­yorum. Eğer (sözgelişi) Rabbime döndü­rülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum.»

37- Kendisiyle konuşmakta olan ar­kadaşı ona dedi ki: «Seni topraktan, son­ra bir damla sudan yaratan, sonra da se­ni bir adam formuna koyanı inkâr mı et­tin?»

38- «Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.»

39- «Sen neden bağına girdiğin za­man, «Maşallah! Allah’tan başka kuvvet yoktur» demedin ki? Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan…»

40- «Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne de gökten yakıp yıkan bir afet gönderir de yalçın, çorak bir toprak kesiliverir.»

41- «Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle onu arayıp bulmaya kesin­likle güç yetiremezsin.»

42- (Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) ovuşturup duruyor­du. O bağ ürünlerden boşalmış, öylece ıpıssız kalıvermişti. Kendisi de şöyle diyordu: «Keşke Rab­bime hiç kimseyi ortak koşmasaydım!»

43- Allah’ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edeme­di.

44- İşte burada velayet (egemenlik), hak olan Al­lah’a aittir. O, sevap bakımından daha hayırlı, so­nuç bakımından da daha iyidir.

45- Onlara dünya hayatının örneğini de (şöyle) ver: Sanki bir su, onu semadan indirmişiz, deriken onunla yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışmış, derken bir çöp kırıntısı olmuştur, rüzgâr onu savurur gider. Allah, her şeyin üzerinde güç sahibidir.

46- Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür; sürekli olan salih davranışlar ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, ümit bağlamak bakımından da daha hayırlıdır.

47- Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (içi boşaltılmış) görürsün; onları bir arada toplamışız da içlerinden hiç birini dışarıda bırakmamışızdır.

48- Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulurlar. Şüphesiz, sizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş olursunuz. Hayır, bizim size bir buluşma zamanı tayin etmediğimizi sandınız, değil mi?

49- (Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: «Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük her şeyi sayıp döküyor?» Yapıp ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kim­seye zulmetmez.

50- Hani meleklere: «Âdem’e secde edin» demiştik; İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. Zalimler için (Allah yerine veli edindikleri şeytan), pek de kötü bir bedeldir!

51- Göklerin ve yerin yaratılışında da kendi nefislerinin yaratılışında da ben onları şahit tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı güç de edinmedim.

52- O gün (Allah), Bana ortak sandık­larınızı çağırın der. Onları çağırırlar, fakat kendilerine cevap vermezler. Biz onların arasında (o gün) helak edici bir düşmanlık kılmışızdır.

53- Suçlu günahkârlar ateşi görmüş­lerdir, artık içine kendilerinin girecekle­rini de anlamışlardır; ancak ondan bir dönüş yolu bulamazlar.

54- Şüphesiz biz, bu Kur’an’da in­sanlar için çeşit çeşit, her türlü örnekler verdik. (Ama yine de) İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır.

55- Kendilerine hidayet geldiği za­man insanları inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemelerinden alıko­yan şey, ancak evvelkilerin sünnetinin (akıbetinin) kendilerine de gelmesi ya da kendilerine azabın açıkça gelivermesi (karşısında iman edip kurtulacakları yanılgısı içinde bulunmaları) olmuştur.

56- Biz peygamberleri ancak müjde­ci ve uyarıcı olarak göndeririz. Küfre sapanlar ise, hakkı batıl ile geçersiz kıl­mak için mücadele ederler. Onlar benim ayetlerimi ve uyarılıp korkutuldukları (azabı) alay konusu edinirler.

57- Kendisine Rabbinin ayetleri ha­tırlatıldığı zaman, onlara sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdiklerini unutan­dan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (ger­dik), kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar.

58- Senin çok bağışlayan Rabbin rahmet sahi­bidir. Eğer, kazanmakta olduklarından dolayı on­ları (azapla) yakalayıverseydi, şüphesiz onlara aza­bı (biran önce) çabuklaştırırdı. Hayır, onlar için bir buluşma zamanı vardır, onun dışında asla başka bir sığınak bulamayacaklardır.

59- O şehirler, zulme saptıkları zaman onları helake uğrattık ve helak oluşları için de bir zaman tayin ettik

60- Hani Musa genç arkadaşına demişti: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar ya da uzun bir süre geçinceye kadar yol almaya devam edeceğim.»

61- Böylece ikisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık da) denizde bir akıntıya doğru kendi yolunu tuttu.

62- (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Mu­sa) genç delikanlısına dedi ki: «Yemeğimizi getir bize, şüphesiz, bu yaptığımız yolculuktan gerçek­ten yorulduk.»

63- (Delikanlı) Dedi ki: «Gördün mü, kayaya sı­ğındığımızda, ben balığı unutmuş oldum. Onu ha­tırlamamı Şeytan’dan başkası bana unutturmadı; O da şaşılacak bir şekilde denizde kendi yolunu tuttu.»

64- (Musa) Dedi ki: «Bizim de aradığımız oy­du.» Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.

65- Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.

66- Musa ona dedi ki: «Doğru yol olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?»

67- Dedi ki: «Gerçekten sen, benimle birlikteliğe sabretmeye güç yetiremezsin.»

68- (Böyleyken) «İlim açısından ihata edemediğin bir şey hakkında nasıl sabredebilirsin?»

69- (Musa,) «İnşallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim» dedi.

70- Dedi ki: «Eğer bana uyacak olur­san, ben bilgilendirinceye kadar hiç bir şey hakkında bana soru sorma.»

71- Böylece ikisi yola koyuldu. Nite­kim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: «İçindekileri batırmak için mi onu deldin? Şüphesiz, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.»

72- Dedi ki: «Gerçekten benimle bir­likteliğe sabretmeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?»

73- (Musa:) «Beni, unuttuğumdan do­layı sorgulama ve bu işimden dolayı ba­na zorluk çıkarma» dedi.

74- Böylece ikisi (yine) yola koyuldu­lar. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) De­di ki: «Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir cana mı kıydın? Şüphesiz, sen kötü bir iş yaptın.»

75- Dedi ki: «Gerçekten benimle bir­likteliğe sabretmeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?»

76- (Musa:) «Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle ar­kadaşlık etme. Şüphesiz benden yana bir bahane elde etmiş olursun» dedi.

77- (Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip onlardan ye­mek istediler, fakat (ülke halkı) onları ko­nuklamaktan kaçındı. Onda (ülkede) yı­kılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu doğrulttu. (Musa) Dedi ki: «Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret de alabilirdin!»

78- Dedi ki: «İşte bu benimle senin aranı ayırıcı nedendir. Şimdi sana hak­kında sabretmeye güç yetiremediğin iş­lerin yorumunu anlatacağım.»

79- «Gemiye gelince, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.»

80- «Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü’min kimselerdi. Dolayısıyla çocuğun onları azgınlık ve küfre sürük­lemesinden korktuk.»

81- «Buna karşılık Rablerinin onlara temizlikçe ondan daha hayırlısını, merhametçe de daha yakın olanını vermesi­ni diledik.»

82- «Duvar ise, şehirde iki öksüz ço­cuğundu, altında onlara ait bir define vardı ve babaları da salih biriydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunu, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapma­dım. İşte bu, senin hakkında sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin yorumudur!»

83- Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar. De ki: «Size onun hakkında, hatırlatıcı ayetler okuyaca­ğım.»

(Ayet, Zülkarneyn’in şahsı, yaşadığı dönemi ve yeri hakkında herhangi bir açıklamada bulunmuyor. Bu belirsizlik, Kur’an’da yer alan kıssaların değişmez özelliğidir. Çünkü Kur’an’da yer alan kıssaların asıl amacı, tarihi tespit değildir. Amaç, kıssadan yararlı sonuç çıkarmaktır. Çoğu zamanda yer ve zaman tespitine gerek kalmadan kıssalardan istenen çıkarılabilir.

84- Gerçekten, biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona her şeyden (hedefe ulaştı­ran) bir sebep verdik.

85- O da bir yol tutmuş oldu.

86- Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve güneşi (adeta) kara balçıklı bir suda (denizin üstün­deki ufuklarda) batıyor buldu, yanında da bir kavim gördü. Dedik ki: «Ey Zülkarneyn , (onları) ya aza­ba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (prensip) edinirsin.»

87- «Kim zulme saparsa muhakkak ona azap edeceğiz, sonra da (o zalim kimse) Rabbine döndürü­lür. O da onu görülmemiş bir azapla cezalandırır» dedi.

88- Kim de iman eder ve salih amellerde bulu­nursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanını söyleriz.»

89- Sonra (Zülkarneyn yine) bir yol tut­muş oldu.

90- Sonunda güneşin doğduğu yere kadar ulaştığında güneşi, kendileri için ona karşı bir siper kılmadığımız bir ka­vim üzerine doğmakta iken buldu.

91- İşte böyleydi, onun yanında olan her şeyi (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık.

92- Sonra (yine) bir yol tuttu.

93- Nihayet iki dağ arasına ulaştığı zaman orada hiç söz anlamayan bir ka­vim buldu.

94- Dediler ki: «Ey Zülkarneyn, ger­çekten Ye’cuc ve Me’cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktalar, bizimle on­lar arasında bir set inşa etmen için sana vergi verelim mi?»

95- Dedi ki: «Rabbimin beni üzerin­de egemen kıldığı şey, daha hayırlıdır. Madem öyle, siz bana (insani) güçle yar­dım edin de sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım.»

96- «Bana demir külçeleri getirin.» İki dağın arası (demir külçeleriyle) eşit dü­zeye gelince, «Körükleyin» dedi. Onu ateş haline getirince de dedi ki: «Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim.»

97- Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne de onu delmeye güç yetirebildiler.

98- (Zülkarneyn ) Dedi ki: «Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va­adi geldiği zaman, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.»

99- Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıveririz. Sur’a da üfürülmüştür, ardından onların tümünü bir arada toplarız.

100- Ve o gün, cehennemi, küfre sa­panlara tam bir sunuşla (tümüyle göstererek) sunarız.

101- Onlar gözleri, beni anmaktan bir perde içinde olan ve işitmeye tahammül edemeyen kimselerdi.

102- Küfre sapanlar, beni bırakıp kul­larımı veliler edindiklerini (ve böylece kurtuluşa ereceklerini) mi sandılar? Gerçekten biz cehennemi, küfre sapanlar için bir durak olarak hazırlamışızdır.

103- De ki: «Ameller bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size ha­ber vereyim mi?»

104- «Onların, dünya hayatındaki bü­tün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.»

105- İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Ar­tık onların yapıp ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı da kurmayacağız.

106- İşte, küfre sapmaları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle onların cezası cehen­nemdir.

107- İman edip salih amellerde bulunanlar (var ya), Firdevs cennetleri onlar için bir konaklama yeridir.

108- Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ay­rılmak istemezler.

109- De ki: «Rabbimin sözleri için (yazalım der­sek), deniz mürekkep olsa ve yardım için bir ben­zerini (bir o kadarını) dahi getirecek olsak, Rabbi­min sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverir.»

110- De ki: «Şüphesiz ben, ancak sizin benze­riniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.»

Bana whatsapptan ulaş mı diyorsun? Numaranı bırak